danteller ve örnekleri
Link Değişim Alanı sınırsız eylence - kadın ve cinsel sağlık - Aşk ve Hikayeler - iddiaspor - yillikplan,ödev,tez -
Ağu 03

İnsanoğlu kendi yetenekleri doğrultusunda hayal gücünü göstermenin çeşitli yollarını kullanır ve bunu farklı sanat dallarında gösterir. Bilimkurgu da bu çeşitliliğin bir sonucudur. Pek çok yazarla geniş bir evrene açılan bilimkurgu gerek kitap ve dergi, gerekse sinema olsun geniş bir kitleye ulaşabilecek bir kapasiteye sahiptir. Bence bilimkurgu, tıpkı leziz bir yemek gibi zengin malzemelerden işlenip önümüze gelen mükemmel hazinedir.

Günümüzde pek fazla ilgi göremeyen bilimkurgu bence ileride (veya alternatif şimdiki zamanlarda) hayatın nasıl olacağına ışık tutan bir kavramdır. Ne yazık ki çoğu kişiler bilimkurguya ön yargı ile yaklaşırlar ve bilimkurgunun saçma bir kavram olduğunu düşünürler. Herhalde bundan elli yıl önce küçük telefonlarla kablosuz olarak haberleşeceğimizi hatta bunlarla fotoğraf çekebileceğimizi söyleseydik bize deli gözüyle bakılırdı. Eğer bilimkurguya farklı bir bakış açısıyla bakarsak, geleceğin tasvirlerinde şimdiki zamanın daha da ileri bir aşamasını, gelişmiş teknolojilerin artıları-eksileri ve dünya dışı yaşam şekilleri gibi konuları mükemmel bir ileri görüşlülükle uyumlu bir anlatım potasında nasıl eritildiğini görebiliriz. Örneğin Philip K. Dick’in, “Bıçak Sırtı”, adlı eseri bize geleceğin dünyasını radyoaktif serpintiler içinde gözler önüne sunar. Anlatılan zamanda canlı hayvan bulmak çok zordur ve pahalıdır. Çünkü canlı hayvanlar çok nadir bulunmaktadır. Ama insanlar ne yapmışlardır, canlıları yerine taklitlerini…Benim bilimkurgu kitapları arasında en çok beğendiğim eserlerden biridir, “Bıçak Sırtı”. Size bu kitapta anlatılan şeyler şu an saçma gelebilir ama küresel ısınmayı, giderek yok olan türleri, atom bombasını ve bunların olabilecek sonuçları gözünüzün önüne getirin. Şimdi bilimkurgu –en azından Bıçak Sırtı- size nasıl görünecektir? İşte bilimkurgu budur. Size değişik ve birbirinden renkli kapılar sunar. Bilimkurgu sadece gelecekten bahsetmez, şimdiki zamandan da kesitler sunar. Aynı yazar, Philip K. Dick, Yüksek Şatodaki Adam adlı eserini İkinci Dünya Savaşı’nı Almanların ve Japonların kazandığını kurgulayarak yazmıştır.

Bilimkurgu biraz da imkansızlığı anlatır bizlere. Bir şeyler kurgulanırken, onun o şeyin olabilecek sonuçları da göz önünde tutulur. Olaylar birbiri ardı sıra gelir. Stanislaw Lem’in “Solaris” adlı eserinde insanların bilinçaltına inebilen bir gezegeni okuruz. Ben Solaris’i bir gezegen, bir kütle olarak değil de insan gibi düşünebilen ve bilinci olan bir organizma olarak sergilenir gözlerimizin önüne. Solaris, insan beyninin en ücra köşelerini okuma yetisine sahiptir. Kelvin araştırmaya gittiği Solaris istasyonunda bir süre sonra intihar ettiği eski sevgilisi Rheya ile karşılaşır. Solaris Kelvin’e kaybettiği şeyi, imkansızı geri vermiştir. Ayrıca bu güzel eser iki kez filme alınmıştır. Bilimkurgunun en başarılı eserlerinden biridir Solaris. Biz de hatalarımızın telafisini, bedelini ödemeyi istemez miyiz? Elbette bir geri dönüşüm isteriz. Ancak bu çoğu zaman imkansızdır. Ne ekersek onu biçeriz.

Felsefe ile bilimkurgunun iç içe olduğunu düşünürüm bazen. Varolmanın sorumluluğunu gösterir kimi zaman bilimkurgu. Arthur C. Clarke’nın kısa bir öyküsünden yola çıkılarak yapılan 2001: Bir Uzay Macerası filmini düşünün, filmin başında tarih öncesi çağlardan günümüze gelen bir kesit sunuluyor. İlkellikten bir sonraki seviyelere doğru ilerleyen insan giderek uzayda yolculuk yapabilecek konuma gelir. Artık gelişmiş elektronik cihazlara bazı görevler verilmekte ve çeşitli sorumluluklar yüklenmektedir. Filmde bu tür gelişmiş makinelerden olan HAL 9000’in kırmızı renkli alıcısından insanları adım adım izlediğini fark ettiğimde adeta kanım dondu. Hareketleri izleyen bir makine, dudak hareketlerini okumayı bile akıl edebiliyor. Olayın bence en ilginç yanı bu bilgisayarın ölümcül kararlar verebilmesi. Ancak bir şey gözden kaçıyor, o da insanoğlunun cesareti. Aynı şekilde makinelerin ne kadar ileri bir seviyede olduğunu anlatan “Yapay Zeka” adlı filmde çocuk robot David’in kendine nasıl bir kişilik oluşturduğunu ve mavi perinin bir gün onu insan yapacağı inancını yüreğine (belki de çipine demeliydim) nasıl kazandırdığını görürüz. Ama David asla bir insan olamayacaktır, o bir canlı bile değildir. Bilimkurgu bizlere böylesine gelişmiş aletlerin ve bunların tepkilerinin çeşitli yönlerini ortaya koyar.

Frank Herbert’in Dune serisi başlı başına bir efsanedir. Baharatın hüküm sürdüğü ve makinelerin olmadığı bir evrende, insanların arasında geçen ve çöl gezegeninde yaşayan fanatik Fremenlerin kurtarıcısı rolünde Paul Muad’Dib’i okuruz serinin ilk kitabında. Atreides Hanedanı ile Harkonnen Hanedanı arasındaki savaş kanımızı dondurur. Dük Leto Atreides’in oğlu Paul Atreides, babasının haince öldürülmesinden sonra Dune’un yerlisi olan Fremenlerin arasında giderek bir lider konumuna gelecektir. Mükemmel bir anlatım akıcılığı, konusu böylesine geniş kitabı bir çırpıda bitirtiveriyor adeta. Kitap hakkında internette pek çok yorumu inceledim. Bir keresinde öyle bir an geldi ki ben bu yorumların tetikleyici etkisiyle aynı kitabı üç kere daha okudum. Kendi adıma söyleyeyim, bu kitabı dördüncü kere de okuyacağım. Bazen bir kitabı daha iyi özümsemek için birkaç kere okumak gerekir. İnanın, türü ne olursa olsun bir kitabı birkaç sefer okuduğunuzda onda daha farklı şeyler bulursunuz. İlk kitabın büyük başarısından sonra Frank Herbert Dune’ın devamı niteliğinde beş adet kitap daha yazmıştır.

Örnekler daha da çoğaltılabilir. İnsanoğlu hep bir şeyleri merak etmiştir. Uzay yolculuğunun nasıl olacağı, dış gezegenlerden gelen yaşam biçimleriyle ilişkilerimiz ve gelişmiş makineler bunlardan sadece birkaçıdır. Zaten merak duygumuz olmasaydı ilerleme de olmazdı. Bilimkurgu geleceğe ışık tutan bir kavram olduğunu düşünürüm. John Brunner’ın “Şok Dalgası Süvarisi” adlı eserinde insanlar telefonun tuşlarını kullanarak kredi işlemleri yapabilmektedir. Dünyada iletişim bir ağ sayesinde olmaktadır. Yazar bu kitabı 1974 yılında yazmıştır. Bu konuda fazla bir bilgim yok ama o zamanlar, “İnternet” kavramının sadece akademik düzeyde incelendiğini sanıyorum. Ancak günümüzde internet ile istediğimiz her türlü bilgiye ulaşabiliyor, posta gönderebiliyor veya herhangi bir ürünü sipariş edebiliyoruz.

Evet, bazen kitabını okuduğunuz bilimkurgu filmlerini beğenmekte güçlük çekebiliyorsunuz. Yüzlerce sayfalık bir eserin bir buçuk veya iki saatlik filme uyarlanması sonucunda bu tür filmlerde kitapta okuduğunuz bazı ayrıntıları göremeyebilirsiniz. Bu zaman sıkışıklığına rağmen bilimkurgu sineması bize, bir yandan koltuğumuza oturup ayaklarımızı uzatmayı bir yandan da patlamış mısırlarımızı mideye indirmemizi sağlıyor. Tabi hiçbir şey bence kitaplardan alınan lezzeti vermiyor. Bilimkurgu gerekli malzemeleri size veriyor, yemeği pişirip afiyetle yemek size kalmış

written by yirmidokuz \\ tags: , , ,

Ağu 03

Bilim-kurgu yazınının kökenini araştıranlar İ. S. II. yüzyılın ortalarında yaşayan Lukianos‘a kadar gidiyorlar. Lukianos‘un yapıtları Ataç tarafından dilimize çevrilip üç cilt olarak Millî Eğitim Bakanlığı klasikleri arasında yayımlanmıştır. Yazar Olmuş Bir Öykü adındaki öyküsünde aya ve başka gezegenlere yapılan düşsel bir geziyi dile getirmektedir. Lukianos aslında Olmuş Bir Öykü’yü Herodotos ve Homeros’la alay olsun diye kaleme almış, palavracı birtakım eski yazarlara ince ince takılmıştır. Olmuş Bir Öykü’de olayın kahramanı bir gemiyle Cebelitarık boğazından okyanusa açılır. Orada yakalandıkları bir fırtına bunları aya fırlatır. Ayda, aylılar ve güneşlilerin savaşlarına tanıklık eder. Başka gezegenlerde yaşayanların öykülerini dinler, çeşitli serüvenler geçirdikten sonra yeryüzüne iner. Lukianos bu yapıtıyla, ilk kez bir uzay yolculuğu düşleyen yazar olmuştur. Üzerinde durulacak bir başka nokta da Lukianos‘un Samsatlı oluşudur. Eski adiyle Samosata kenti, adını bir ölçüde koruyarak bugüne kadar gelmiştir. Samsat bugün Adıyaman ili içersinde Fırat kıyısında bir kasabadır. Lukianos‘un ana dilinin Süryanca olduğunu ama eski Yunan diliyle yazdığını, bir ara Roma’da yaşadığını biliyoruz.

Lukianos‘tan sonra aradan yüzyıllar geçer, bu kez ünlü astronom Kepler, 1634 yılında yazdığı Somnium adlı betiğinde cinler ve şeytanların ittiği bir araçla ayda yapılan bir geziyi anlatır. Hemen aynı yıllarda (1638) İngiliz papazı Badwin Ayda İnsan (Man in The Moon, or a discourse of a voyage thither by Domingo Gonzales) adlı betiğinde bir ay gezisini konu alır. Olayın kahramanı bu kez yaban kuğularının çektiği bir salla aya gider. 1650 yılında ise Cyrano de Bergerac, Ayda Gezi (VOYAGE DANS LA LUNE et histoire comique des etats et empires du soleil) adlı betiğinde, kahramanını, bugünküleri yansıtır biçimde, fişeklere bağlı bir arabayla aya ulaştırır. Cyrano aynı yapıtında gramofon, paraşüt gibi buluşları önceden haber verir. Daha sonraki yıllarda ünlü Fransız filozofu Voltaire Micromegas adlı anlatışında başka bir yıldızdan gelen bir yaratığın insanlarla yaptığı konuşmaları ele alır. Böylece başka amaçla yazılmış olsa da, bu yapıtıyla Voltaire, başka yıldızlardan gelen yaratıklardan ilk kez söz açan yazar olur. Swift‘in Guliver’in Gezileri adlı betiği, özellikle cüceler ve devler ülkesinden sonra gelen üçüncü bölümü bilim-kurgu tanımına girebilir. Swift‘in bu bölümde anlattığı Laputa ülkesi, atom enerjisiyle dünya çevresinde dolaşan bir yapay uyduya benzer.

Bilim-kurgunun tarihçesine eğilirken Thomas More‘un Ütopya’sına Bacon‘un Yeni Atlantis‘ine de değinebiliriz. Ancak bu yazarlar betiklerinde daha çok kendi görüşlerini açıklamak için yeni bir dünya yaratmak yolunu tutmuşlardır. 1830′larda ünlü İngiliz ozanı Shelley’in eşi Mary Shelley‘in yazdığı Frankenstein‘da bilim-kurgu türünün iyi bir örneğini buluyoruz. Romanda, üstün bir insan yaratmak isteyen çılgın bir bilim adamı sonunda bir canavar ortaya çıkarır. Frankenstein, çılgın bilim adamları ve yaratıcılarına baş kaldıran yaratıklar konusunda, çağdaş birçok bilim-kurgu yazarına esin kaynağı olmuştur.

XIX. yüzyılda ise gerçek bilim-kurgu türünün yaratıcılarından Jules Verne‘i görüyoruz. Deniz Altında Yirmi Bin Fersah, Aya Yolculuk, Doktor Oks adlı romanları bilim-kurgunun çağdaş anlamda en önemli yapıtları arasında sayılabilir. Ardından H.G. Wells gelir. Wells, Zaman Makinesi adlı betiğiyle ilk kez bir zaman gezisini dile getirir. Dünyalar Savaşı, Görünmeyen Adam, Gelecek Günlerin Öyküsü adlı betikleri çağının en iyi örnekleridir.

XX. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak özellikle Amerika’da bilim-kurgu dalının büyük bir gelişmeye ulaştığını, giderek 1950 yıllarında altın çağını yaşadığını belirtelim. Bilim-kurgunun ilk Amerikan örneği 1911 yılında Modern Electrics adlı bir dergide yayımlanan Ralph 124C 41+ 2660 Yılının Romanı adlı yapıttır. Kitabın yazarı Hugo Gernsback daha sonra Amerikan bilim-kurgusunun babası sayılmış, adına Hugo armağanı diye bir armağan kurulmuştur. Bu armağan her yıl en iyi bilim-kurgu yapıtına verilir. Science-fiction sözcüğünü ilk ortaya atan yazar da Gernsback olmuştur. Gernsback 1927 yılında Amazing Stories (Şaşırtıcı Öyküler) dergisini çıkarmış ve burada tüm olarak bilim-kurgu öyküleri yayımlamıştır. Ama ondan önce de, Murray Leinster adlı bilim-kurgu yazarı 1917′de yayımlanmaya başlayan Argosy-all-story dergisine yazıyordu. 1923′de yayına geçen Weird Tales (Acayip Masallar) dergisinin yazarları arasında H.P. Lovercraft da vardı. Sonradan en ünlü bilim-kurgu yazarlarından biri olan Ray Bradbury de ilk öyküsünü bu dergide yayımlamıştı. Kendi de bir bilim adamı olan John Compell 1937′de Astounding sciene-fiction dergisini, daha sonra önemli bir bilim-kurgu dergisi olan Analog’u yayımlamaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra bilim-kurgu dergilerinin sayısı iyice artmıştır. 1950 yılından sonraki dönemde McCarthy‘ciliğin baskısından kaçan birtakım yazarlar bilim-kurguya sığınarak bu türün daha da gelişmesini sağlamışlardır.

Bilim-kurgu türü öteki ülkelerde de gelişme göstermiştir aynı dönem içinde. Aldous Huxley‘in Yeni Dünya’sını, George Orwell‘in 1984‘ünü, Karel Capek‘in R. U. R.’unu, Pierre Boulle‘un Maymunlar Gezegeni‘ni bir yana bırakamayız. Polonya’dan Stanislas Lem, Sovyetler Birliğinden Yefremov gibi bilim-kurgu yazarları, yakın çağda yetişmişlerdir.

written by yirmidokuz \\ tags: , , ,

Ağu 03

Bilim-kurgu yazını, geçmişteki tek tük örnekler bir yana bırakılırsa çağımızın bir olgusudur. Söylemeğe gerek yok, bilim ve teknik gelişmenin çok hızlandığı, yoğunlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Yeni bulgular, yeni bilimsel uygulamalar baş döndürücü bir hızla birbirini kovalıyor. İnsanoğlu nerdeyse artık ne olup bittiğini tam kavrayamaz duruma geldi. Çağımız insanı bir yandan bilimin üstünlüğüne ve yüceliğine boyun eğerken ve ona inanırken, bir yandan da bilime ve onun uygulamalarına yabancılaştı. Bilime ilkel bir korku içinde kavranması güç mucizeler yaratan bir araç gözüyle bakmaya başladı.

Bugün bilime derinden inanıyoruz, kimi zaman bir din gibi, kimi zaman tek kurtarıcı gibi bakıyoruz ona. Aynı zamanda da korkuyoruz ondan, tam anlayamadığımız için. Bugün kim anlıyor kuantum varsayımını ya da Einstein’ın birtakım formüllerini. Bilim Adamlarının kendi aralarındaki konuşmalarını kim anlayabiliyor doğru dürüst. Büyük çoğunluk radyonun ya da televizyonun düğmesini çeviriyor ama elindeki aracın çalışma yasalarını bilmiyor. Olağanüstü bir şeymiş gibi bakıyor ona.

Tam olarak kavrasak da kavramasak da büyük gelişmeler oldu son yıllarda bilim ve uygulama alanında. Bir yandan uzay kapısı açıldı ve insanoğlu aya ayak bastı. Haberleşme araçları son derece gelişti. Elektronik alanda minyatürleşme görülmedik bir düzeye ulaştı. Korkunç öldürücü araçlar, bombalar, kıtalararası füzeler güçlerini her gün biraz daha arttırıyor. Atom ve hidrojen bombaları insanoğlunun tepesinde Demokles’in kılıcı gibi asılı duruyor. Çekirdeksel bir savaş korkusu etkisini sürdürüyor. Büyük devletler, çekirdeksel, kimyasal ya da biyolojik silâhların kullanılacağı bir dünya savaşından kaçınmak için ellerinden geleni yapıyorlar ama yerel savaşlarda teknik ilerlemenin yeni etkilerini görüyoruz her gün. Bir bölgenin iklimi değiştiriliyor, yapay yollardan yağmur yağdırılıyor, ormanlar ortadan kaldırılıyor, varacağı hedefi arayan bombalar insanları kovalıyor. İnsan öldürme alanında durum böyle. Biyoloji alanında hücrenin yapısını çözmek ya da tüpte hayat yaratmak konusunda önemli gelişmeler sağlanıyor. Propaganda ve beyin yıkama yöntemleri korkulacak bir düzeye ulaşıyor. Kısacası bilimsel ve teknik gelişmenin iyice yoğunlaştığı, insanları tümüyle etkisi altına aldığı bir çağda yaşıyoruz.

Bütün bunları bilim-kurgu yazınının ortaya çıkış etkenlerini göstermek için yazıyorum. Bilim-kurgu yazınının ortaya çıkışına sadece bütün bu olağanüstü bilimsel ya da teknik gelişmeler mi yol açmıştır? Hayır, insanların düşe, olağanüstülüğe, doğa-dışı olaylara düşkünlüğünü unutamayız bu arada. Hepimiz masallarla büyüdük. Acayip olayları, değişik ülkelerde olup bitenleri yalan da olsa, uydurma da olsa dinlemek merakı vardır insanda. Bu merakı doyuracak çeşitli araçlar görürüz her çağda.

Bilim-kurgu yazını da belki, bilim ve tekniğin bu derece egemen olduğu bir çağda insanların yukarda belirttiğimiz gereksinmelerini gidermek için çıkmıştır ortaya. Eskiden insanlar cinlere, perilere, tansıklara (mucizelere) inanıyordu. Bugün onların yerine füzelere, atom bombasına ya da başka teknik gelişme örneklerine inanıyor. Bilim-kurgu yazınının çağımızla derinden bağlantısı vardır öyleyse. Okurları başka dünyalara, olağanüstülüğe, doğa-dışına sürüklese de kullandığı dil bilim dilidir ya da bilimsi bir dildir hiç olmazsa. Bilim-kurgu yazını geleceğe, özgür olanaklara açılmış bir kapıdır bir bakıma. Sınır tanımaz bir ölçüde. Güçlük tanımaz. İnsanoğluna güveni tamdır çoğu kez.

Bilim-kurgu yazınının, aşırı tutkunların öne sürdükleri gibi, çağımızın en önemli, geleceğe kalacak tek yazın biçimi türü olduğunu söyleyemeyiz. Ama bilim-kurgu türünün, öteki yazın dallarında olduğu gibi iyi ya da kötü örnekleri bulunduğunu söylemekle yetinebiliriz. Ucuz tefrika romanlarındaki, kovboy filmlerindeki serüvenlerin benzerlerini bu yazın türü içinde deneyenler olduğu gibi, üstün bir deyiş ve kurgu gücüyle okuyuculara yeni dünyalar açan, yeni kavramlar getiren yazarlar da vardır. Öyleyse bilim-kurgu yazı türüne ne heyecanla bağlanmak, ne de onu küçük görmek çıkar bir yol değildir. Başka yazın türlerine verdiğimiz önem kadarını buna da vermeliyiz. Soğukkanlılıkla bilim -kurgu olayına eğilmeliyiz.

Bilim-kurgu yazınının tanımına girişelim şimdi de.

Nedir bilim-kurgu?

Tanım bir ölçüde güç olacaktır. Çünkü kimi zaman, bilim-kurgu alanı, başka alanlarla istenerek karıştırılmakta, böylece ya bilim-kurgu alanının genişletilmesine yada bilim-kurgunun başka bir yazın alanı içine sokulmasına çalışılmaktadır. Biz ise burada ne genişletme ne de daraltma yapmadan sınırlı bir tanıma girişeceğiz.

Çoğu kez bilim-kurgu yazını ile ilgilendiğinizi söylediğiniz zaman kimse anlamaz ne demek istediğinizi. Ama Uzay öyküleri okuyorum. ya da Başka dünyalarda geçen öyküler okuyorum. diye anlatmaya kalkışınca karşınızdaki Haa, evet anladım. der, geçer. Gözünün önüne belki de Bin bir roman zamanından kalma Bay-tekin öyküleri gelir. Bilim-kurgu ise aslında çok az ilgilidir bu gibi konularla. Uzay öyküleri ya da başka dünyalarda deyimleri yetersizdir çünkü bilim-kurgu yapıtlarını anlatmaya. Uzayda geçen olayları da ele alır bilim-kurgu yazını, ama hepsi bununla kalmaz. Bakarsınız bir öykü uzayda geçer de bilim-kurgu alanına girmez.

Bilim-kurgu yazınını Türkçe anlatabilecek en iyi deyim belki de Olmaz olmaz deme! Olmaz olmaz! sözüdür. Çünkü bilim-kurgu, olabileceklerle, olması olanak içinde olanlarla uğraşır.Kingsley Amis

Bilim-kurgu yazını, Kingsley Amis‘in de belirttiği gibi, bilim ve teknik alanda yeni buluşlara ya da varsayımlara, giderek bunların kurgusal yollarla ileri götürülmüş biçimlerine dayanan bir durumu ele alır ve bu durum üzerine kurar öyküsünü, romanını. Söz konusu bilim ve teknik alandaki gelişmeler yeryüzünde daha ortaya çıkmamış olabilir. Gelecekte ortaya çıkması mümkün görülüyorsa sorun yoktur. O da olmadı başka yıldızlarda var olduğu yazarca ortaya atılan bilimsi ya da tekniğimsi verilere göre yaratılmış bir durum da ele alınabilir. Michel Butor Bilim-kurgu, bilimin izin verdiği oranda mümkün olabilecek olanı kullanan bir yazındır, gerçekçilikle sınırlandırılmış bir düşçülüktür. diyor. En iyi tanımı yapıyor belki de böylece. Çünkü bilim-kurgu, aslında çağdaş birtakım gerçeklerden başlayarak, bunları gelecekte ya da başka dünyalarda uzatır ve geliştirir düşsel yöntemlerle. Bu nedenle bilimsel gerçeklerden ya da günümüz gerçeklerinden uzaklaşamaz tam olarak. Bir kaçış yazını değildir bilim-kurgu.

Jules VerneBilim-kurgu yazarı, ya bugünün çağdaş bilim ve teknik gelişmelerini ya da bunların kısa sürede gerçekleştirecekleri sanılan etkilerini dikkate alır, bunlar olmazsa gelecekte var olacağını öne sürdüğü bir bilimsel gelişmeye dayandırır öyküsünü. Bu bilimsel gelişme ya da teknik buluş salt uydurma da olabilir, çağımızdaki bir varsayımın uzantısı da olabilir, örneğin Jules Verne, çağdaş bilim verilerine saygılıdır ve onların dışına çıkmaz pek. Öyküleri öğretici nitelikte bilimsel tanımlar ve kuramlarla doludur. Verne, aya adam gönderirken, füzenin itme gücünü, yer çekiminden kurtulması için gereken zamanı ve başka güçlükleri hesap eder. Çağdaş yazarlar ise bilim verilerine pek aldırmazlar, bilimsi bir açıklama onlar için yeterlidir.

Bu noktada bilim-kurgu yazını ile bu yazına yakın olduğu sanılan başka türleri birbirinden ayırmaya çalışalım. Bilim-kurgunun karıştırıldığı başlıca tür düşsel fantastique denilen türdür. Örneğin Fransız eleştirmen R.M. Alberes bilim -kurguyu düşsel tür içinde incelemektedir. Oysa düşsel türde olayları, durumları bilimsel ya da bilimsi bir yolla açıklama kaygısı yoktur. Masallarda olduğu gibi cinler, periler, cüceler, devler, Drakulalar, vampirler, büyücüler, olağanüstü ama gerekçesiz olaylarla karşılaşırız düşsel yazın türünde. Bilim-kurgu türünde ise bunların yerini uzay gemileri, başka dünyalardaki inanılmaz yaratıklar, teknik olağanüstü buluşlar almıştır. Bilim-kurgu türünde her zaman bilimsel yada bilimsi gerekçe bulma kaygısı yaygındır.

Bilim-kurgu yazınının en çok üzerinde durduğu konulan şöyle özetleyebiliriz:

  1. Uzay gezileri, zaman içinde yer değiştirme ya da zaman içinde geziler, başka boyutlarda ya da koşut evrenlerde geziler.

  2. Başka yıldızlardan gelen akıllı ya da akılsız yaratıklarla, uzay canavarlarıyla karşılaşma.

  3. Dünyanın gelecekteki tarihi ya da varsayımlı tarih. Dünyanın sonu.

  4. Olağanüstü buluşların yarattığı durumlar. Robotlar. Telepati ve duyular üstü algılama (ESP).

  5. Ütopyalar, kurgusal dünyalar.

Şimdi bu konuları teker teker inceleyelim.

Lukianos ile Cyrano‘yu saymazsak daha geçen yüzyılda Jules Verne ve H. G. Wells aya yapılacak gezileri düşlemişler ve bunları romanlarında anlatmışlardı. Onlardan sonra pek çok yazar ay yolculuğunu konu olarak ele almıştı. Onların düşleri artık gerçekleşti bugün. Ay yolculuğu yapıldı. İnsanoğlu aya ayak bastı. Ay yüzeyinde yürüdü. Gözlemler yaptı. Örnekler toplayarak dünyaya döndü. Böylece bilim-kurgu yazınının önceden haber verdiği bir düş daha gerçekleşmiş oldu. Bilim-kurgu yazarlarının öngördükleri her şey gerçekleşir mi ? Hayır. Ama ay yolculuğu gibi başka örneklerde vardır. Örneğin, 1944′lerde Amerika gizlice atom bombası hazırlıkları içindeydi. O sıralarda yayımlanan bir bilim-kurgu dergisinde çıkan bir öykü, atom bombasının nasıl yapılacağını nerdeyse gerçeğe yakın bir biçimde anlatıyordu. FBI çok telâşlanmıştı ama öykü yazarının böyle gizli bir denemeden haberi bile olmadığı ortaya çıktı.

İnsanoğlu aya ayak bastıktan sonra bilim-kurgu yazarları için ay yolculuğu konusu kapanmış sayılır. Ama uğraşacakları sonsuz başka konular vardır önlerinde: Merih, Zühre ve bütün öteki gezegenler, en yakın yıldızlar ve galaksiler, bütün Samanyolu açıktır onlara. Buralara yapılacak gezileri, yolculukları kurarlar ve onları anlatırlar okuyuculara. Nitekim yapıyorlar da bunu yıllardan beri. Uzay yolculuklarını anlatırken yazar bütün hayal gücünü kullanabilir. Yazarın sihirli değneğini bir dokundurmasıyla gözlerimizi menekşe rengi bir gök kubbenin altında açabiliriz. Bir bakarız ki gökyüzünde biri portakal rengi, öbürü yeşil iki güneş asılıdır ve uzayın bilinmeyen köşesindeki bu gezegeni aydınlatmakta, ısıtmaktadır. Gezegenin denizleri amonyaktan, dağları kurumuş cıvadan, atmosferi ise diyelim ki fluor di oksittendir. Bu ortam içinde olayın kahramanını izleriz.

Uzay yolculuklarında bilim-kurgu yazarlarının karşılaştıkları birtakım güçlükler vardır. Bunlardan başlıcası Einstein’ın bir formülüdür. Buna göre herhangi bir  madde ışık hızına ulaştığı zaman kitlesi sonsuz olacaktır. Yani uzay gemileri ışık hızına ulaşamazlar. En yakın yıldız bile ışık yıllarıyla ölçülen bir uzaklıkta olduğuna göre, ışık hızına da ulaşılamayacağına göre, en yakın yıldızlara ulaşmak bile yıllarca sürecektir. Her şeyi bilime ya da bilimsi kuramlara dayandırmak zorunda olan bilim-kurgu yazarı birkaç yolla bu çıkmazı aşar:

Ya böyle bir yolculuğa çıkanları dondurur ya da başka teknikler uygulayarak kış uykusuna yatırır. Kış uykusu süresince ya da donmuş durumda, uzay yolcuları güçlerini yitirmezler ve yaşlanmazlar. Uzay gemisi kendi kendine yoluna devam eder, sonunda uzay yolcuları varacakları yere yaklaşınca kış uykusundan uyandırılırlar.

Ya da yazar, uzay yolcularını büyük bir uzay gemisine, aileleri ile bindirir. Bunlar yıllarca süren uzay yolculuğunda ölürler, yerlerine çocukları büyür, çocukları yollarına devam eder, onlar da ölür, aradan birkaç kuşak geçtikten sonra uzay gemisi erişeceği yere gelir. Bu arada yazar, yiyecek sorununu da çözümlemek zorundadır. Bu sorun da, ya yapay yollardan yiyecek üreten araçlar ya da hidroponik denilen sürekli üreyen alg’ler kullanarak çözümlenir. Böyle birkaç kuşak süren bir uzay yolculuğunu İngiliz yazarı Brian Aldiss Yıldız Gemisi (Starship) adlı romanında çok ilginç bir biçimde işlemiştir. Romanda aradan birkaç kuşak geçtikten sonra amaçlarını unutan, içine kapandıkları uzay gemisini tek evren sayan bir uzay yolcuları topluluğunun öyküsü anlatılır. Harry Harrison da Tutsak Evren (Captive Universe) adlı romanında buna benzer bir durumu anlatır. Burada başka bir dünyaya yol alan bir uzay yolcuları topluluğu, bilerek yapay yabanıl bir ortamda yaşatılmaktadır. Böylece varacakları dünyanın koşullarına daha kolayca alışabileceklerdir.

Uzak yıldızlara ulaşmak ve kısa sürede büyük yol almak amacıyla yazarlar ayrıca, uzayın dışında uzay üstü hyperspace denilen bir bölge olduğu varsayımını ortaya atarlar. Uzay gemileri dünyadan ayrıldıktan sonra uzay-üstü bölgeye geçerler, bu bölgede Einstein yasası işlemediği için yüzlerce yılda gidilebilecek bir yolu kısa sürede aşarak amaçlarına erişirler. Bilim-kurgu yazarları, uzay yolculukları için bir de Transmitter yani Geçirgeç diyebileceğimiz bir araç uydurmuşlardır. Kapı gibi bir şey olan bu araçtan geçtiniz mi kendinizi istediğiniz başka bir gezegende bulursunuz. J.T. Mclntosh‘un Limbo’dan Altı Geçit (Six gates from Limbo) adlı romanı böyle araçların varlığı gerekçesine dayandırılmıştır. Romanın kişileri uzaydaki bir merkezden altı ayrı yıldıza altı ayrı geçitten geçerek yolculuk yaparlar.

Böylece bilim-kurgu yazarları, bilime dayalı ya da bilime yakın uydurma yöntemlerle okurlarını uzayın derinliklerinde başka dünyalara sürükler. Uzay yolculuklarını konu alan başlıca yazarlar arasında Ray Bradbury, Hal Clement, Harry Harrison, Robert A. Heinlein, Van Vogt, Alfred Bester‘i sayabiliriz, özellikle Ray Bradbury‘nin yazdığı Merih Günlüğü ( Martian Chronicles ) adlı yapıt dünyanın her yerinde büyük ilgi görmüştür. Merih Günlüğü kısa öykülerle doludur. Bu öykülerden birinde Merih’e inen bir uzay gemisinin kaptanı anlatılır. Merih acayip bir yerdir ama orada da yeryüzündekilere benzeyen insanlar, evler ve kentler vardır. Uzay gemisi kaptanı Merih’e indiklerinde kendilerini karşılayanlar olacağını sanır ama kimse onu karşılamaz. Karşısına çıkan ilk evin kapısını çalar ve kapıyı açan Merihli ev sahibine kendinin dünyadan ilk defa gelen uzay gemisinin kaptanı olduğunu bildirir. Merihli aldırmaz ve başka bir Merihliye gönderir kaptanı. O Merihli de başkasına gönderir. Kaptan her seferinde Dünyadan geldiğini anlatır. En sonunda kaptanı bir yere kapatırlar. Burası hastane gibi bir yerdir. Kaptan neden sonra bir tımarhaneye kapatıldığını anlar.

Zamanda yolculuk ise H.G. Wells‘in Zaman Makinesi‘nden başlayarak pek çok yazara konu olmuştur. Bilim-kurgu yazarları, zaman da bir boyut olduğuna göre bu boyut üzerinde ileri ya da geri gidilebileceği varsayımına dayanarak öykülerini düzenlerler. Bu öykülerde kişilerden kimi, zaman içinde geriye giderek kendi büyük babalarıyla, kimi zaman kendileriyle karşılaşırlar, olmadı Roma ordularına komutanlık yaparlar, ya da geleceğe giderek, olacakları önceden bilmeye çalışırlar. Çeşitli aykırılıklarla karşılaşılır bu arada. Zamanda geri giden bir kişi, daha önce işlediği bir kötü eylemi düzeltebilir mi? Alın yazısını değiştirebilir mi? Bir bakarsınız ilk çağları görmek isteyen bir zaman yolcusu, bakır çağında ezdiği bir kelebek yüzünden kendi zamanına dönüşünde her şeyin değişmiş olduğunu görür. Böyle şeyler olmasın diye örneğin Paul Anderson‘un Zaman Kokuları (Guardians of time) adlı romanında, tarihin akışını düzenli tutmak için çaba harcayan bir örgütün çalışmaları anlatılır.

Dördüncü boyutta ya da başka boyutlarda yolculuklar ele alındığında bilim-kurgu öykülerinin kişileri üç boyutlu olan evrenimizden ayrılarak serüvenlerini dört ya da daha çok boyutlu evrenlerde yaşarlar. İlgi çekici başka bir konu ise koşut dünyalar ya da koşut evrenlerdir.

Başka yıldızlardan gelen yaratıklarla karşılaşma konusu da Voltaire‘in Micromegas’sından bu yana çeşitli yazarlarca işlenmiştir. Başka yıldızlardan gelen yaratıklar, ya insanlara benzerler fa da benzemezler. Ya akıllı yaratıklardır ya da canavar gibidirler. Ya iyidirler ya da kötü. Ama kötü niyetli ve tehlikeli oldukları kanısı yaygındır bu çeşit bilim-kurgu öykülerinde. Bilim-kurgu yazarları, ya ilk kez başka bir yıldızdan gelen yaratıkla karşılaşma konusunu işlerler, ya da çok iyiymiş gibi gözüküp sinsice insanların kuyusunu kazan yaratıklardan söz açarlar. Bakarsınız sevimli gibi gözüken yaratıklar birdenbire canavar kesilirler. Kimi zaman başka yıldızlardan gelen dünya dışı yaratıkların gözünden insanların nasıl göründüğünü anlatan öyküler de vardır.

Çoğunlukla insanlar dünya dışı yaratıklarla savaşırlar ve savaşlarından çoğu kez başarıyla çıkarlar. H.G. Wells‘in Dünyalar Şavaşı adlı romanında insanları Merihlilerin elinden, birtakım mikroplar kurtarır. Brian Aldiss Çevirmen (The Interpreter) adlı romanında uzayda bir sömürge imparatorluğu kuran ve dünyayı da işgal eden yaratıklarla yapılan çarpışmayı anlatır.

Dünyanın gelecekteki tarihi pek çok yazara konu olmuştur. Örneğin Amerikalı yazar Isaac Asimov, insanlığın büyük bir uzay uygarlığı kurduğunu düşleyerek, bu uygarlığın tarihini ayrıntılı bir biçimde yazmıştır. Robert Heinlein de yazdığı bir dizi romanda aynı yolda bir denemede bulunmuştur. Bir de varsayımlı tarih denilen bilim-kurgu örnekleri vardır. Burada yazar, tarihteki bir olayın başka bir biçimde sonuçlanması durumunda ne olabileceğini kurarak yola çıkar, iyi bir örneği Philip K. Dick‘in Yüksek Şatodaki Adam (The Man in The High Castle) adlı romanıdır. Yazar, Hitler’in İkinci Dünya Savaşını kazandığı varsayımını kabul ederek, dünyanın ne durum alabileceğini düşünmüş ve romanını bunun üzerine kurmuştur. Tlön Uqbar Orbis Tertius adlı öyküsünü de örnekler arasında sayabiliriz.

Bütün bu bölümlemenin dışında toplumsal konulara eğilen ya da belli toplumsal eğilimleri yansıtan bilim-kurgu öykülerini, romanlarını ayrıca incelemek gerekir. Bu çeşit bilim-kurgu öyküleri aslında çağımızı ilgilendiren başlıca sorunları ele almaktadır. Toplumsal, dinsel, cinsel, siyasal her çeşit konu girer bunun içine. Amerikalı ortak yazarlar Pohl ve Kornbluth Uzay Tacirleri (The Space Merchants) adlı romanlarında Amerika’daki reklâm ve halkla ilişkiler şirketlerini eleştirirler. Aynı yazarlar Hukuk Gladyatörü (Gladiator at Law) adlı kitaplarında ise devleşmiş şirketler ve elektronik beyinle çalışan bir borsa merkezinin karşısında ezilen insanları ve onların çabalarını dile getirmektedirler. Ünlü yazar Ray Bradbury aslında çağımızı eleştirir yapıtlarında. Yaya (The Pedesterian) adlı öyküsünde hemen herkesin otomobille dolaştığı ve yaya kaldırımlarının yok olmaya başladığı bugünün Amerika’sından esinlenir. Öyle bir dünya kurar ki orada yayalar bozguncu diye hapse atılır. Bradbury Fahrenheitt 451 adlı romanında da dünyamızın taşıdığı tehlikelere işaret eder. Yazara göre bugünkü eğilimler insanlığı öyle bir noktaya götürmüştür ki kitap okumak ve bulundurmak suç olmuş, itfaiyeciler de yangın söndürmek yerine kitapları yakmak görevini yüklenmiştir. Bradbury aslında TV, resimli roman ve özetleme tekniğinin alabildiğine geliştiği Amerikan toplumunu eleştirmektedir böylece.

Türkiye’de Durum

Bilim-kurgu yazını konusunda Türkiye’ deki durum pek iç açıcı değildir. Şimdiye kadar yabancı dillerden o da çoğunlukla kötü çevirilerle yetinilmiştir. En çok dikkat gösterilen çevirilerin Jules Verne‘in yapıtları olduğunu sanıyorum. Onlar da çocuk kitapları olarak değerlendirilmiştir. Bir ara Çağlayan Yayınları ucuz cep kitapları arasında on kadar önemli bilim-kurgu çevirisi yayımlamıştır. Ancak ne yazık ki hangi yazarlardan çevrildiğini belirtmek gereği bile duyulmamıştır. Bu çeviriler içinde Asimov, Van Vogt gibi önemli bilim-kurgu yazarlarının yapıtları da bulunmaktadır. Son zamanlarda Okat Yayınevi, bir Uzay Serisi yayımlamıştır. İçinde Ray Bradbury‘nin Fahrenheit 451‘ı, Asimov‘un Çelik Mağaralar‘ı ve Kan Damarlarında Yokculuk’u, Pierre Boulle‘un Maymunlar Gezegeni de bulunmaktadır.

Türk bilim-kurgu yazarının ne zaman çıkacağını bilmiyoruz. Ama herhalde bilim ve teknik gelişmeye bağlı olsa gerek. Umalım bu da yakındır.

written by yirmidokuz \\ tags: , ,

Ağu 03

ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Biyomedikal Araştırma Laboratuvarında, insan vücudundaki dokuların herhangi bir zarar görmeden görüntülenmesi için proje yürütülüyor. Üzerinde çalışılan cihazla vücuda temas olmaksızın hasta dokular tespit edilebilecek. ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Gençer, yaptığı açıklamada, insan vücudundaki dokuların elektriksel iletkenliklerinin, dokuya zarar vermeden ölçülmesi ve görüntülenmesinin tıbbi görüntüleme alanının önemli araştırma konularından birisi olduğunu söyledi. Biyomedikal Araştırma Laboratuvarında, bir yıldır TÜBİTAK’ın desteğiyle literatürdeki iletkenlik görüntüleme yöntemlerinden farklı olarak, ”dokunmasız” yöntemlerle dokuların yüzey altı iletkenliğinin görüntülenmesine yönelik bir proje üzerinde çalıştıklarını anlatan Gençer, ”Bu yöntem tek başına teşhis amaçlı kullanılabileceği gibi başka görüntüleme yöntemleri için tamamlayıcı da olabilir” dedi. Projeyle, dokuların elektriksel iletkenliğinin görüntülenmesinin amaçlandığını ifade eden Gençer, şunları kaydetti: ”Geliştirilecek cihazı vücuda temas ettirmeden, sadece tarama yapılacak bölgeye yaklaştırarak tehlikeli olmayacak tarzda bir elektromanyetik alan gönderilerek vücudun tepkisi ölçülecek. Bu süreçte cihazla vücut arasında hiçbir fiziksel temas olmayacak. Vücuttan alınacak veriler de matematiksel bir algoritmayla görüntüye dönüştürülecek. Yani vücuttan alınacak görüntüler bir ekrana yansıtılacak. Bu yansıtılan verilerden dokuların elektriksel iletkenlik haritası çıkartılacak. Buradan dokuların yapısı hakkında bilgi sahibi olunabilecek.” İletkenliği değişen hastalanan dokuların gönderdiği verilerin de değiştiğini belirten Gençer, ”Bu cihazla vücudun herhangi bir bölgesindeki farklılaşma olan dokuları saptayabilmeyi hedefliyoruz” diye konuştu. CANLI HAYVAN GÖRÜNTÜSÜ ELDE EDİLDİ Yöntemle literatürde ilk kez canlı hayvan görüntüsü elde edildiğini, dokuların elektriksel iletkenliğinin çoklu frekansla görüntülenmesiyle ilgili deneyler yapıldığını ve elde edilen sonuçların, geliştirilen teoriyi desteklediğinin tespit edildiğini anlatan Gençer, ”Böylece, geliştirilen sistemin klinikte uygulanabilirliği konusunda önemli bir aşama kaydedildi” dedi. Gençer, bu çalışmalar kapsamında elde edilen sonuçların ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulduğunu, en nitelikli dergilerde yayınlandığını bildirdi. Projede görev alanların bazı ulusal ve uluslararası toplantılarda ödül aldığını kaydeden Gençer, ”Projenin tamamlanması için 2 yıllık süremiz daha var. Bu süre sonunda klinik ortamda kullanılabilecek bir cihaz geliştirebilmeyi umuyoruz” dedi. Cihazın öncelikle deneysel amaçlı kullanıldıktan sonra işlevselliği ve uygulama alanlarının araştırılacağını belirten Gençer, ”Bu cihazla beyin kanaması veya iç organ kanamaları ile tümörlü dokular girişimsel işlem yapılmadan tespit edilebilecek. Ancak, şunu özellikle vurgulamak isterim ki, bu cihaz, tanıya yönelik yöntemleri ortadan kaldıracak değil, tamamlayacak bir cihaz olacak” diye konuştu.

written by yirmidokuz \\ tags: , , , , ,

Ağu 03

Bilim insanları, deneyde mikrodalgaların bükülmesini sağlayarak bakır bir silindiri ‘görünmez’ hale getirdi.
WASHINGTON / LONDRA - Araştırmacılar, bilimkurgunun sınırlarına yaklaşıyor. Henüz daha Uzay Yolu’ndaki gibi insan ışınlanması için erken olsa da, Duke Üniversitesi uzmanları bakır bir silindiri ‘yok etmeyi’ başardı. Yüksek ısıda, ışığı bükünce madde de ortadan ‘kayboluyor’. İdeal bir görünmezlik halinde, gözlemcinin görünmezliğe maruz kalan nesnenin arkasındakileri görebilmesi gerekiyor. Duke Üniversitesi’nde yapılan deneyde ise arka plandaki nesneler biraz da olsa karartı içinde görünüyordu.

Araştırmayı yürüten Duke Üniversitesi’nden David Schurig, bir maddeyi gözlemcinin gözünün görmesini engelleyemeye yetecek bir ışık bükülmesi gerçekleştirdiklerini belirtti. İlk denemede mikrodalganın nesneyle reaksiyona girmesi önlendi.

Mikrodalgaların, nesnenin etrafından dolaştırılması sağlanarak görünmezlik sağlanıyor.

Işık veya mikrodalgalar, normal şartlarda nesnelere çarparak geri dönüyor ve bu sayede nesne görünür oluyor. Ancak radar veya ışığın bir nesnenin etrafından dolaştırılması sağlanarak nesne görüntüden kaçırılabiliyor. Schurig bunu suyu derenin ortasındaki bir kayanın etrafından akmasına benzetiyor. Mikrodalgalar nesneyi geçtikten sonra yeniden birleştiriliyor. Aksi takdirde nesnenin arka planındakiler de gözükmeyebiliyor.

METAMALZEMELER MÜHENDİSLİKTE ÇIĞIR AÇTI
Deneyde kullanılan nesne metamalzeme olarak nitelenen, bakır-fiberglas alaşımlı ve elektromanyetik dalgaları kaçırabilecek bir madde. Bilim insanları, metal ile seramik, teflon veya fiber gibi malzemelerin alaşımı olan metamalzeme adı verilen maddelerin mühendislikte çığır açacağını vurguluyor. Gelecekte henüz üretilmemiş metamalzemelerle birlikte gerçek anlamda görünmezlik gerçekleştirilebilecek. Bu bağlamda ölçüt, metamalzemenin deneyde kullanılan ışının dalgaboyundan daha ince yapıya sahip olması gerekiyor.

DUYULMAZLIK DA SIRADA
Görünmezlik deneyi şimdilik iki boyutlu düzlemde gerçekleştirildi ve ışığın bükülmesi sırasında küçük de olsa gölge oluştu. Gölge ışık bükülmesinde çok az ışının bükülmemesi sonucu oluşuyor. Araştırma ekibinin diğer üyesi David R. Smith, sonraki deneylerde üç boyutlu düzleme geçeceklerini ve gölgeyi ortadan kaldıracaklarını ifade etti. Görünmezlik deneylerinin benzeri ses titreşimlerini yok etmek şekilde yapıldığında da, duyulmazlık etkisi yaratıyor.

Kaynak: Araştırma Science

written by yirmidokuz \\ tags: , ,

Ağu 03
ABD dünyanın en hızlı bilgisayarını üretti
Saniyede 1000 trilyon işlem yapabilen süper bilgisayar ne için kulanılacak?
Amerikalı bilim adamları, saniyede 1000 trilyon işlem yapabilen, dünyanın en hızlı süper bilgisayarını üretti. Yaklaşık 100 milyon dolara mal olan bilgisayar IBM şirketiyle Los Alamos Ulusal Laboratuarı tarafından geliştirildi. Bilgisayar, nükleer silah çalışmaları için kullanılacak.

‘Roadrunner’ ismi verilen bilgisayar, ‘IBM’in dünyanın en iyi süper bilgisayarından bile 3 kat hızlı’ diye tanıttığı Blue Gene’i ikiye katladı. Yüzlerce uzmanın 6 yıl boyunca çalışarak ürettiği ‘Roadrunner’ın bir günde yaptığı işi dünya üzerindeki tüm insanlar el bilgisayarlarıyla her gün 24 saat çalışarak ancak 46 yılda yapabiliyor.

IBM’in süper bilgisayar projelerinin Genel Müdür Yardımcısı David Turek, Roadrunner’ın çok gelişmiş bir PlayStation 3 olarak tanımlanabileceğini söyledi. Turek, PlayStation’ın temel çip tasarımını alarak geliştirdiklerini kaydetti. Fakat Roadrunner, video oyunundan ‘biraz’ daha büyük. Yaklaşık 6 bin metrekare yer kaplayan sistem 227 ton ağırlığında ve 91 kilometre uzunluğundaki fiberoptik kablolarla bağlanmış. 80 terabayt hafızaya sahip bilgisayar yaklaşık 7 bin çift çekirdekli çipten oluşturulmuş.

IBM mühendisleri, Roadrunner sayesinde gerçek nükleer denemelere gerek kalmayacağını, nükleer silahların bilgisayar simülasyonuyla test edilebileceğini belirtiyor. Süper bilgisayar, enerji krizine bir çözüm olarak yakıtı daha etkin kullanacak araçların üretilmesin ve finans sektörü gibi diğer alanlarda da destek sağlayacak.

IBM’in New York / Poughkeepsie’teki araştırma laboratuarında tutulan Roadrunner, gelecek ay New Mexico’daki Los Alamos Ulusal Laboratuarı’na nakledilecek.

written by yirmidokuz \\ tags: , , , , ,

Ağu 03

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Fizik Bölümü mezunu, yüksek lisans öğrencisi Sezen Sekmen, İsviçre’nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN), ‘Big Bang’ diye tabir edilen ‘Büyük Patlama’nın hemen ardından ortaya çıkan enerji yoğunluğunu tekrar canlandırmak için bilim adamlarıyla birlikte ter döküyor.

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) destek verdiği, dünya kamuoyunun sonucunu sabırsızlıkla beklediği dev proje, CERN’de sürdürülüyor.

Bursalı bir ailenin kızı olan, ODTÜ Fizik Bölümü mezunu Sezen Sekmen de CERN’de Avrupalı bilimadamlarıyla Nobel’e aday gösterilecek çalışma için birlikte çalışıyor.

Kendinden emin

‘Büyük Patlama’nın hemen ardından, evrende hangi tür parçacıklar bulunduğunu ve evreni hangi temel fizik kurallarının yönlendirdiğini saptamak amacıyla çalıştıklarını söyleyen Sezen Sekmen, sonucu tüm dünyayı ilgilendiren porjeyle ilgili olarak şunları söyledi:

“CERN’de şu anda, LHC (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) adlı bir deney üzerinde çalışılıyor. Bu deneyde protonlar 27 kilometre çapındaki çembersel bir tüpün içinde hızlandırılarak kafa kafaya çarpıştırılıyor.

Çarpışma sonucunda açığa çıkan enerji sayesinde bugüne kadar görülmemiş yeni parçacıkların meydana çıkması bekleniyor. Ortaya çıkması beklenen parçacıklar normalde çevremizde göremeyeceğimiz parçacıklar.

Oluşabilmeleri için çok yoğun enerji ortamı gerekiyor. İşte bu yoğun enerji ortamını LHC’deki çarpışma sağlıyor.”

Evrenin oluşumuna yolculuk

Enerji yoğunluğunun evrende, ‘Büyük Patlama’dan çok kısa bir süre sonra da mevcudiyetini koruduğunu vurgulayan Sekmen, “LHC’de ‘Büyük Patlama’dan kısa bir süre sonraki evrenin şartlarını tekrar canlandırarak o şartlarda evrende hangi tür parçacıklar bulunduğunu ve evreni hangi temel fizik kurallarının yönlendirdiğini anlamaya çalışacağız.

CERN’de CMS deneyinin fizik grupları için çalışıyorum. Amacımız detektörde görülenleri yorumlayarak hangi kuramın çıkacak sonuca yol açtığını anlamak. Elbette henüz deney başlamadığı için şu anda elimizde değerlendirecek gerçek veriler yok.

Bizim şu anda yaptığımız günümüzün kayda değer kuramlarının gerçek oldukları takdirde deneyde nasıl görüleceklerinin gerçeğe tam uygun simülasyonlarını yapmak ve bir kuram var olduğu takdirde onu elimizdeki detektör ile hangi verimlilikle ölçebileceğimizi belirlemek.

Şu anda fizik grupları olarak olabildiğince çok kuramı modellemeye çalışıyoruz. Deney başladığında gelen verileri elimizdeki modellerle karşılaştırarak gerçek verilerin hangi modele daha uygun olduğunu araştıracağız” diye konuştu.

written by yirmidokuz \\ tags: , , , , ,

Ağu 03

21 Haziran 2008 02:21
NASA´nınMars´a gönderdiği uzay aracı Phoenix, kızıl gezegenin yüzeyinde buzbuldu. Dünyaya en yakın mesafedeki bu gezegende su ve yaşam izi arayanaracın yaptığı bu keşif, büyük bir başarı olarak kabul ediliyor.          Araçtan art arda gönderilen fotoğraflarda, yüzeyden alınan beyaz toprağın birkaç gün içinde eridiği gözlendi.

Arizona Üniversitesi´nden Peter Smith, düzenlediği basın toplantısında,´´Bugün büyük bir gururla ve neşeyle ilan ediyorum ki aradığımız şeyinizini bulduk. Bu gerçekten de buz, başka bir madde değil´´ dedi.

Mars´ta su izine rastlanması, yaşam izi konusunda da kilit öneme sahip.Su olması, mikrobik düzeyde de olsa bu gezegende bugün veya geçmişteyaşam olabileceğine ilişkin önemli bir bulgu olarak kabul ediliyor.

Mars´ın, yörüngesindeki yolculuğu sırasında hidrojen analizi yapanOdyssey uydusu aracılığıyla da, 2002 yılında, gezegenin kuzey kutbundabuz kütlesinin varlığı belirlenmişti. 25 Mart´ta gezegen yüzeyine inenPhoenix bu bulguyu, yerinde yaptığı analizle teyit etmiş oldu.

Araca alınan toprak örneklerinde haftalar boyu sürecek analizlerlebuzun yapısı incelenerek jeolojik tarihi anlaşılacak, ayrıca organikmadde aranacak.

written by yirmidokuz \\ tags: , , , ,

Ağu 03

İzmir’de bir liseöğrencisi, 1 kilometre mesafeden ses dinlemeyi sağlayan sistemgeliştirdi. Sistemin dinlemeyi ortam dışından yapması nedeniyle farkedilmesinin çok zor olduğu belirtildi.

İzmir Atatürk Lisesi 11′inci sınıf öğrencisi Sevgi Tüzel, AA muhabirineyaptığı açıklamada, projenin en önemli getirisinin konuşmaların,konuşulan yerde bir dinleme aletine ihtiyaç duyulmaksızın kolayca,uzaktan ve gizli olarak dinlenebilmesi olduğunu, bu sayede aletlidinlemede olduğu gibi aletin bulunma olasılığının da kalmadığınısöyledi.

Projeyi “insanların yaşadığı güvenlik sorunlarının çözümlenmesi içinaskeri ve güvenlik amaçlı geliştirdiğini” ifade eden Tüzel, sistemdebir lazer ışık kaynağı, dinlenecek ortam için bir yansıtıcı yüzey vetitreşimleri sese çeviren düzenek bulunduğunu, kuvvetli lazer kaynağıkullanıldığı takdirde ortamda yansıtıcının bulunmasına da gerekduyulmadığını kaydetti.

Tüzel, sistemin işleyişini şöyle anlattı:

“Dinlemek istenilen ortamın dışına bir lazer kaynağı ve ortamdanyansıtılacak lazer ışığını alabilmesi için belli bir açıyla alıcısistemi yerleştiriyoruz. Lazerin gücüne göre ortama olan uzaklıkdeğişebilir. Güçlü lazerle 1 kilometreden ortamı dinleyebilirsiniz.

Kaynaktan gönderdiğimiz yüksek yoğunluklu ışık, ortamın duvarınaçarpıyor ve belli açıyla alıcı sisteme yansıyor. Bu sırada ortama aitduvardaki ses titreşimlerini de sisteme taşımış oluyor.

Sistem lazer ışığının getirdiği ses titreşimlerini sese çeviriyor. Buişlemin yapılması için konuşulan yerde bir dinleme aletine ihtiyaçduyulmaması nedeniyle de sistemin fark edilmesi imkansız.”

Deneysel amaçlı yaptığı sistemin 100 YTL’ye mal olduğunu belirtenTüzel, 200-250 bin dolar civarında bütçe ayrıldığında sistemin dahaprofesyonel hale geleceğini söyledi.

Sistemin zaafı bulunduğunu da kaydeden Tüzel, ortamdaki yoğun suseslerinin, suyun sesi emmesi nedeniyle veya duvarlara sesintitreşimini engelleyen bir yalıtım yapılması halinde ses dinlemeninengellenebildiğini belirtti. Tüzel, bu engelleri de aşabilmek içinçalışmalar yapacağını ifade etti.

Ses dinleme projesiyle İzmir’de düzenlenen 5′inci Eğitim Bilim Olimpiyatı’na
katıldığını belirten Tüzel, şunları söyledi:

“Yaklaşık 4 aylık bir çalışma sonrasında şubat ayında tamamladığımprojeyle 5′inci Eğitim Bilim Olimpiyatı’na katıldım. Projemsergilenmeye değer bulundu ve yarışma süresince sergilendi. Sistemorganizasyona katılanların dikkatini çekti. Proje bu organizasyondafizik dalında 3′üncü oldu.”

Proje danışmanı ve okulun kimya öğretmeni Benal Hepsöğütlü de fikrinSevgi’den geldiğini, birlikte ne yapılabileceği üzerinde çalıştıklarınıanlattı.

written by yirmidokuz \\ tags: , , , , ,

Ağu 03

Nötrino keşfedildiğinde, kütlesini betimleyecek bir sıkala ortada yoktu. Yaklaşık   10-30 kg kütleye sahip elektronun kütlesi elektronun deneylerde ölçülebilen bazı özellikleri ile belirlenebildi. Ancak kütlece elektondan milyon kez küçük olan nötrinolar için benzer bir yöntem bulmak hiçte kolay bir şey değil. Bu durum Amerikadaki üç fizikçinin nötrinonun kütlesinin ölçülmesi için yeni bir öneri sunmasına yol açtı.
Bu çalışma grubunun üyelerinden Michael Schmitt “Eğer nötrinonun kütlesi varsa manyetik momentide olmalı. Bundan dolayı eğer nötrinonun küçük manyetik momentlerini gözlemleyebilirsek nötrinonun kütlesini ölçmek işin kullanabiliriz” diyor. Ayrıca bu manyetik momentlerin çok küçük olmasından dolayı sinyallerin çok zayıf olacağını söylüyor.
Açıkça diğer temel parçacıklarla kıyaslandığında nötrinoların kütlelerin oldukça küçük olması bir gizem. 1998 öncesi, üç tür olarak bilinen nötrinolar, parçacık fiziğinin standart model ile uyumlu olması için kütlesiz olarak düşünüldü. Japonya daki SuperKamiokande deneyinde araştırmacılar dünya atmosferinin farklı noktalarında kozmik ışınların atmosferle çarpışmaları sonucu oluşan nötrüno türlerinin farklı oranlarda buldular. Böylece evvelce nötrinoların kütlesi olmalı şüphesi doğrulanmış oldu.

Haberin Kaynağı ve daha fazlası: http://physicsworld.com/cws/article/news/32861

written by yirmidokuz \\ tags: , ,